25 Ağustos 2011 Perşembe

22 Ağustos 2011 Pazartesi

şeker tüm gerçekliği bozar.

kahvemizi birlikte yaptığımız günlerden biri idi.
"şeker kullanıyor musun?" sorusunu sormamanın o müthiş rahatlığını bir ben bilirdim. Çünkü karşındakiyle bir fincan kahveden alınan tadın aynı olduğunu bilmek, bence bir çeşit mutluluk veya huzurdu ve sana bu asla saçma gelmezdi. Aynı şeyi savunurduk ikimiz de,
"çaya ya da kahveye konan şeker ve zavallı kayıp lezzetler"

Çok abarttığımı söylerdin. Tepkilerimin bazen şiddetli, tepkisizliklerimin de bir o kadar korkutucu olduğunu.
Bazen bana baktığından benden korktuğunu düşünürdüm alttan alttan. Çaktırmazdım ama. Korku kelimesi biraz fazla gibi geliyor ilk yazdığında ama tam karşılığı bu. Endişe, kaygı..bunların hepsi çok yalaka. Korku. Gerçekçi ve doğal.
Çabuk sinirlenirim. Genelde çabuk sinirlenen insanlar çabuk söner. Ben sönemem. Uzunca bir zaman bunu bekledin benden. Yapamayacağımı bile bile. Yapamadım. Yapamazdım çünkü ortada böyle birşey yoktu. Elimden gelen de yoktu. Ki elimden birşey gelemezdi bile. Anlatamadım. Konuşsam da aynıydı, sussam da. Her ikisinin de yolu bambaşka yerlere çıkardı. Hatırlar mısın?

Ben uyumayı çok özledim.
Uykunun hakkını vererek uyumayı. Dahası uyandığımda neye uyandığımı görmeyi.
Gördüğümü bilmeyi. Ve sonraki sabah keyfinin kokusunu.
Uyanamıyorum uzunca süredir. Günler gecelerin - veyahut uykuya dalabildiğim zamanlar diyelim - sadece devamı niteliğinde. Arada bir fark göremiyorum, göremeyeli uzunca zaman oldu.
Sanki yastığım tüm gün yanağımda bir yerlerde. Üstüm örtülü, geceliğim içimde, onun üzerine geçirilmiş iki üç parça kumaş. İlk başlarda mide bulantısı yaptı, sonra baş dönmesi. Artık alıştım.
Ona bakarsan daha nelere alıştım, bir bilsen. Duymanla korkman bir olur, kalıbımı basarım.

Hala küfrediyor musun bana? Belki küfür ters manalara yol açar ama başka kelime bulamıyorum, anla.
Belki bir kaşık suda boğabilecek kadar tiksiniyorsundur bedenimden, beynimden?
Ben insanların bu huylarına da alıştım. Şaşırma yetim günden güne kendini kaybediyor.
Artık şaşıramaz hale geldiğimde misyonumu tamamladığımı veyahut evrimleştiğime inanmaya başlayabilirim. Herşeyin yolu buradan geçiyor. Sindirdiğin anda, anahtarlar cepte.

Kan seviyemde düşüşler yaşayabiliyorum. İnsanım en nihayetinde. Savunma mekanizmamda devasa delikler, korunmasız bir şekilde yaşamımı idame ettiriyorum. Böyle zamanlarda farkına varmadan yada elimde olmadan diyelim ortak bir enerji akışının içinde yer aldığımıza inandırıyorum kendimi. Bir anda oluyor tüm bunlar. Daha sana varamadan çekiyorum fişi, koşa koşa..

bazen tüm varlığımla engel olmaya çalışıyorum. ama sen duyumsuyorsun, hissediyorum.
hislerim kuvvetlidir, şaşırtırdı kimi zaman beni de bilirsin. Şiddeti arttığında ben dahi tanıyamaz olurdum aynadakinin ben mi yoksa sen mi olduğunu.

neyseki ben artık şaşırmıyorum.
tüketmekte olduğum en güzel hissimin şerefine.


11 Ağustos 2011 Perşembe

let me kill you

Herkes aynı şeyden bahsediyor bana. Kapımı çalan, telefonda sesimi duyan, herkes.
Türlü türlü lezyonları var ama en ağır olanı kaşıntılı olan. Sabır testi varsa şayet en haşmetlisinden bir tanesi.
Beyin gücü öyle illet öyle müthiş ki. Baktığı yer kaşınır mı insanın?
Sana da bakınca aynısı oldu işte. Artık nasıl beceriyorum, hangi ara yapabiliyorum hala bilemesem de, bazen enerjilerimi yönetebileceğimi görüyorum. Görmüştüm öncesinde de, elimde kanıtları var.

Çok kez denedim, benim baktığım insanın popülerliği de artıyor.
Eskilerde bir laf vardır "el vermek" diye. Şöyle bir omzuna dokunmam, biraz seni anlamaya çalışmam yeterli.
Çok konuşmamıza, hayatı paylaşmamıza gerek yok öyle dolu dolu.
Benimle magazin sayfalarında biraz boy göstersen bu iş tamam. Ama sonrasında beni tanımıyor gibi yaşaman, görünce kafanı çevirmen şart. Yoksa bu formulüm işe yaramıyor.

İnsanların ne kadar soysuz ve adi olduğu konusu hepimizce bilinen en büyük gerçeklerden biri. Nereden baksan tektonizma kadar ciddi, bir o kadar hesaplanabilir ve sağlaması yapılabilir somut bir kavram.
Üstelik dalgalar şeklinde artarak çoğabilir, dallar halinde seni sarabilir, utanmadan senden kök bile çıkartabilir. Sen sadece dur.
O kadar çok istiyorum ki insanlara yaptıklarını ettiklerini, mimik, üslup, karakter özelliklerini anlatan mini bir belgesel çekip göndereyim. Üzerine de not düşerim gerekirse + 18 ibaresini.
Sevapların en büyüğü haneme altın yaldızlı harflerle işlenir. Bir insanı bu bok çukurundan kurtarsam kardır. Kendinden biraz iğrenmesi, "aman Tanrım! ben bu muyum?" demesi bile bir hareket bir umut bir ışık.
Her gün artarak çoğalan bu zavallı çoğunluğa bir dur demek hepimizin elinde.
İfşa edin, etiketleyin, yapıştırın alnın ortasına sıfatını.

Demekki sinirlenebiliyorsam hala, yaşıyorum ben.

b'1108

25 Temmuz 2011 Pazartesi

tam kafiye

Tam uyumsuzluk
Tam zaruret
Yarım ekmek kalıntılar.

Zannediyorum ki "Kaçın! Canını seven kaçsın!" kokusu yayıyorum böyle usulca, çaktırmadan.
Birşey yapmıyorum ki ben! Tekrar zannediyorum ki bunun üstüne, aslında birşey yap'madığımdan sebep bütün bu topyekün taşınmalar. Yok, ben anlayamayacağım. Reddediyorum tedavimi. Bırakın, istediğimi yiyeyim içeyim. Sakin bir balkona yerleştirin beni. Ucundan bir deniz görse, hani belki daha yardımcı olabilir. En olmadı yeşillik olsun ama. Birkaç kumru, belki serçe.
İstisnai durumlar artık rutine döndü. Eski rutinimi arar oldum. Karanlıkta mum ışığıyla bile olsa, arar oldum. özler oldum. Sessizlik, kimsenin beni anlamadığı desibelle ölçülüyor artık. Anlamamak, dinlememekten değil. Yanlış anlaşılmasın.
Konuşuyorum da üstelik. Olmadığım kadar net, düşünemeyeceğim kadar açığım. Eskiden böyle değilmişim.
İçine atma diyorlar, birileri. İçime atmıyorum, içime akıyor ki. Durdurmak o denli zor.
Yaş geçişleri, mevsim geçişleri gibi hayatımın en güzel noktalarından en şık zamanlarından biri artık. Bunu da ekliyorum ajandama. Açıp açıp okuyorum biliyor musun? Üşenmiyorum sen ve diğerleri gibi.
İnsanlığımdan çıkmıyorum. Yaradılışımın üstüne düşeni yapmasına göz yummuyorum. Bırakıyorum dolsun. Son damlasına kadar dolsun. En nihayetinde insanız.
Çok kısaldığını hissettiğimde bir hediyem olacak sana.
Deniz kabuğu olmaz belki, ama deniz'den olur, kokusu içinde.

b'2507

9 Temmuz 2011 Cumartesi

is it over?

Büyük yalanlar söylemişim kendime. Az önce dinlediğim bir şarkıdaki alakasız sözleri takip ettim ve buldum.
Asla anlamamışım, anlatamamışım da. Birşey beklemeyen gözlerimin aslında neleri ima etmeye çalıştığını.
Kendime dürüst olamamışım, olmam gerektiği kadar. Miktarı yetersiz kalmış, demek ki.
Her 10 saniyede yada 20 saniyede bir unutuyorum. Akabinde yeniden. Sarmal halini alan bu mide kramplarımın tesellisini suda arıyorum. İçine giremediğim zamanlarda sadece bakarak.
Aslında ne istemiş olabilirim senden? hani en fazla? beklesem en çok neyi beklerdim? Son kahvemin yeri yurdu neresi idi?
Ah yine o saçma sesler, o güzelim enstrümanlarda harap olan binbir nota. Uğultunun menşei yan duvarım yada yan yatağım.
Kendimi tutmayı sevmiyorum biliyorsun. Yani bilirsin, bu doğaldır. Alışagelmiştir, düşünülmez.
Çok tutuyorum ama. Algılarımın önüne geçme çabamı takdir eden bir sen olursun sanmıştım ki, zaten sen de yokmuşsun.
Bir anda beliriveren her ne ise turkuaz rengi olmalı. Gözlerim bir tek turkuaz rengine dalar benim. Maviyi sevmem ama turkuaz mavi değildir esasında. Belki de renklerin en turuncularından biri. O kadar ciddi, serin ve güvenli.

Saçmalamakla yada sadece odamdan çıkmakla başlıyor herşeyim.
Yorgunum ama duramıyorum.
Durduramıyorum.
Değil durdurmak yavaşlatamıyorum bile. Ah!

Sessizliklerime eklenmiş her nağmeyi ifade ediyorum, görüyorsun.
Edemediklerimi gönderiyorum, görmüyorsun.
Dahası bazen ve çoğu zaman hatta sanırım hep! kaçıyorsun.
Güçsüzlüklerimi düşünürken, can hediye ediyorsun bana, sınırsız altınla!
Ben olsam, bir kaşık bile olsa kırmazdım kalbimi, alırdım ucundan.

b'0907

1 Temmuz 2011 Cuma

Yeşilin en güzel tonu, nerede?

Zorlandığımı kendime belli etmemek ne denli yorucuymuş.
Sen farkındasın, ben de. Aslında düşüncesiz farkındalıktan kaynaklanıyor bu dengesiz gücüm.
Anlatıyorum seni alıp karşıma. Saatler, günler alıyor her defasında.
Yeniden, en baştan, satırın değil paragrafın başından alarak yineliyorum. Duyuyorsun, bakıp onaylıyorsun. Sessiz kalmayı sen seçiyorsun, senin sessizliğin bana ikincil gürültü olarak dönüyor, anlıyorum.

Ama zorlanıyorum bir yerden sonra. Yetersizlik veyahut geçimsizlik en olmadı yoksunluk geliyor peşinden, peşimden. Bok sürdürtmüyorum yiğitliğime. Amazonum anadan doğma.

Şimdi en güzeli, o kadehin son yudumundaki şekerde gizli.
Boğazından akarken yüzünü gülümseten o sütte.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Achtung!

Hiç birşey elime hazır gelmeyecek bu hayatta. Hep kaba etimden terler akıtarak sahip olacağım bazı şeylere, seni de öyle tanıyacağım mesela.
Bunu anladığım günden beri çok rahatım. Nedenlerimin en başında gelen meğer buymuş, bilmezmişim.
Şimdi günler dönüyor. Günlerin en saçma döndüğü zamanlar, dutlar olmuş ama, bazı erikler için erken vakit. Ama ben öyle kabul ettim. Hangisi ötekinden önce gelirse gelsin, ötekinin aklı kalmıyor.
Sevdirdim, baktım sevdiler. Benim başarım değil, onların dengesi.
Tahammulsüzüz değil mi,
birkaç dakikadan fazla boş konuşmaya, genel ve doğal olarak aptallığa, dinlemeye! okumaya! hatta sevişmeye! bile.
Duyumsamaktan bile yüksünüyoruz. Ne imiş, nedenmiş, ne zaman ve kim imiş? Ne çok zaman alıyor değil mi, ruhani tembelliği sınarken geçen zaman baya ürkütücü.

Henüz olmamış bir meyve olur,
çocuk olur, fırındaki kek bile olabilir.
Hatta o kek ben de olabilrim.

İstekler var, yanlış anlatıyorum lakin. Aklımdan geçen ile dilimden çıkan bir olmadı mı, birbirlerinin pisliğini örtemeyecek kadar zorlaştırıyor seni, beni.
"Konsanstrasyon" yeni amacım. Artık peşinden koştuklarım, tümden gelenler.






"Sen kokmadı aslında hiçbir şey
Özbeöz sendi zaten
Şimdi çare esmek
Denizlere karışmak
Sessizliğe karışmak ne çare?" (B. Keskin)

b'2006