25 Ocak 2014 Cumartesi

Hesap, lütfen?


Kendimi dışında tutup, içeriden olmayan ne varsa "varmışcasına" hayalini mi kursam?
Azıcık gerçekliğin dışında itilmek çaremiz midir? Ya da tam tersi mi?
Algıda aşk mı daha sıkıntılı, yoksa algıda seçicilik mi?
Kıymet bilmek hep en son mu akla gelmeli?
"Bir şansım daha olsaydı" cümleciği ile "keşke" aynı kapıya mı çıkıyor bu dilde?
Yokluğun sebebi alışkanlık mıydı? Sende ya da bende?
İhtiyaç duyulan hücrelerin yenilenme hızı, büyüyen hayal kırıklıkları ile doğru orantılı mı?
Gözünü kapadığında gördüğün güneş artığı parlaklık mı, yoksa hava boşluğunun maviliği mi?
Nefesinin kaçta kaçı bedeninde kalabiliyor bu devirde?
En son ne zaman başın yukarda, bulutlara doğru yürüyebildin?
Gerçekten bu kadar önemli mi? 5 kere düşündün mü?
Göründüğün kadar "pişman" mısın? Yoksa sadece "yanılmış" mı?
İsteklerinden bu denli korkmayı ne zaman bırakmayı düşünüyorsun?
Yönlendirilmiş duyguların geçmişinde ne var?




Yıllar öncesinden kalan, farkında olmadan kendime yazdığım ileri tarihli mektuplar misali, bu zamana dek evden eve taşıdığım defterimi açtım. İçinden çıkan kurutulmuş yapraklar veya gözyaşları ile yayılmış mürekkeplerin çoğunun birbirinin devamı niteliğinde cümlelerden örüldüğünü gördüm. Örneğin, 4. defterin ortalarındaki bir hikayenin devamı, 2 defterin başındaki alıntıyla şüphesiz devam edebilir. Birkaç fotoğraf da gördüm. Yeniliğinin zorlukları var üzerinde. Elini nereye koyacağını bilemez haller, gülümsemelerin arkasındaki ruh halleri. 
Bu gibi çeşitlemelerin devamı kolaylıkla gelebilir. Ya da hayat aslında en anlamsız yerlerinden birinden de dokunabiliyor. Öyle ki; içlerinden birinden bir paragrafı okuduktan sonra ilk aklıma gelen şu oldu:

"Bomboştu sokak, boşluğun canı sıkılıyordu; ayaklarımın altından adımımı çekip, bir takunya gibi sağa sola fırlattı, tak tuk gürültüler çıkardı. İrkildi kadın ve kendini, ellerinden kopardı; o kadar çabuk, öyle şiddetliydi ki, avuçlarında kaldı yüzü.." / Rilke

İnsanın kokusu hiç değişmiyor ya, o misalde defterlere de bulaşıyormuş meğer kalplerin kokusu.

10 Kasım 2013 Pazar

İki, bilemedin üç.




Akışlar tıkanınca yutkunarak nefes almak zorunda kalınıyor. Bir bakıma duyuların yerleri biraz kayıyor. Düşüncelerin çıkış noktası sabit, kanalları gittikçe virajlanıyor.
Durgunluğa akıl sır ermiyor kimi zaman. Kendine bile bu denli tarafsız durursan, ne olacak halimiz? Sadece eski fotoğraflara gözün takıldığında çizgilerinin ne denli arttığını konuşarak mı eleştirmeli kendini? Hiç günahı yok mudur lekelerinin orandaki burandaki?
İç'lerdeki sızılar yok olmuyor dokunmayınca. Orada değilmiş gibi düşününce. Yanında yürüyüp geçip gidince. Onlar hep orada, bir yerlerde. Sarmalların içine gömülü. Başında taşı yok. Yürüyebiliyor inceden kıl kadar damarlarından. Bir gün sağ elinin küçük parmağına yerleşiyor, ertesi sabah ensene. Seninle birlikte hep bir yerlerde varolmaya çalışıyor. Sen bile o denli bağlı değilsin varlığına. Bir direnç gösterisi büsbütün, ayakta alkışlamaya değer.
Yok'sa iki katı düşünmeli. Yetmiyorsa üç. Aldığı kadar. Doyduğu kadar. Bir yerde açık verecek illa ki!
Denge sabitlerinin altı kaygan. Denge dediğin büsbütün sabun köpüğü. Akl_i denge desen,
resmen kaltak.

Ellerime bakıyorum son zamanlarda. "Dokunma" duyusuna yardım istiyorum. Unutuyorum dokunmayı. Dokunduğumu hatırlamayı. Nasıl her konuşulan ayrı perdelerden asılı kalıyorsa kulaklarının bir ucunda yıllar boyu, parmaklarımın ucundaki hissi de geri istiyorum. Aralıklarla gelip biraz bakınıp gidebilir. Uykumdan uyandırabilir. Zamansız seslenebilir. Hatta önceden haber vermeden bile gelebilir.



O denli özledim.

b'0911

27 Ekim 2013 Pazar

Ters-ine



Yeryüzü her saçmalığa gebe. Sen de bir yüzüsün yerin. Türlü endişelerin var. Gerekli gereksiz kaygılarının ana yurdu nefesin kadar canının bir parçasında. Yuttuğun lokmalar gibi senin hamurundan. Öz sıvılar gibi. Hepsi içiçe. Hepsi +sonsuz.
Ve hepsi yere en sağlam ayaklarla çivilenmiş.

Sen ve ben gibiler, hep kaygan. Elle tutulamayan, küçük organizmalar kadar afaki.
Bir varıp bir yokolma işini realitede abartmışız. Almış gitmiş mevzu. Göz önüne gelip sırt dönüp  gidebilmek gibi mesela. Gözünün önünde. Aniden. Apansız. Şaşırmaya fırsat veremeden.
Ah, çok gereksiz. Çok vahim.

Öğrenmiyoruz da, o da var.
İnat kuvvetleri başı öyle bir çekiyor ki. Direnmenin asıl sözlük anlamı ego ile senin aranda. Öteye git diyemiyorsun ya mesela. Başlarken geriye düşüp, kıvranırken el uzatamıyorsun bile.
İnsan'sın. Zaaflardan örülmüş bir kumaş ve kumaşına hayran bir ego, yani.

Diyelim ki erken;
Daha vakit var. Ne gitmek ne de kalmak için direnmeye lüzum yok.

Varsayalım ki hiç gelmedin;
Ben sana hiç değmedim. Ne elimle, ne de gözümle.






b'2610

19 Ekim 2013 Cumartesi

Merdiven.





Akıntının nerede yön değiştireceğini bilen uyuz insanlar gibiyim. Hevesleri kursaklarda bırakıp yudumları boğazlara dizen, huysuz.
İtina ile bana yansıtılan her saçmalıktan ötürü mü? Yoksa kendimi kandırmadaki başarımın henüz ödüllendirilmemiş olması mı? İkisi de birbirinden sinir bozucu.

Merdivenler boyu düşündüm. Kah dönen, kah normal farketmez. Hepsinde bir bitiş heyecanı yada sonunu görebilme telaşı var. Tümünde aşağı inen insanlar sana acır. Bir zamanlar senin gibi olmalarının dışında. Şu an senin gibi olmadıkları için sana acırlar. Gözlerindeki o bulutsu ve riyakar acıma.
Çok katların son basamaklarında daha çok kendini gösteren küstahlık. İçimize sinen değil, yapışan en korkunç günah.

Sarılmadan daha fazla yürüyemeyecekmişim gibi. Bir kol, bir el, bir bel, bir beden her neyse. Tutunmaya başlamak için  elverişli havaları sabitliyoruz, biz. Herşey adımlardan oluşuyor. Yavaş, sakin.
Duyrulmadan, konuşmadan belki. Hatta çokça unuturcasına. Hiç görmemiş, hiç konuşmamış, hiç sevişmemiş gibi. Uzaktan ama bakmadan.
Çok etkisinde kalmışız, dilek tutarken çok ciddi davranmanın, asla dileğini paylaşmamanın. Paylaşmak kabullenmektir bir nevi. Kabullenince inanır insan, n'apsın.
Paylaşılırsa olmaz o dilek. Tutmaz. Ne istediğini söylemek için can atan o temizliğe bir kova bok atmak kadar ayıp bunlar. Her defasında hatırlatıldı. Dendi ki; kendini korumaya al, dileğine sahip çık, takip et. Ama asla dillendirme..

Olmuş/olması için zorlanmış dileklerin zamanı ne zaman dolar?
Ne zamandan sonra hayat paylaşılırsa değersizleşmez?
Hangi vakit içinden geldiği gibi konuşabilir insan?
İnsan, korkularının en azından bir kısmından ne zaman tamamen arınabilir?
Taşıyıcı hizmetlerden kimler muaf olur?
Pahası ağır günahların bedeli hep aynı kişiye mi kesilir?
Yoktan varedilen tüm sorular cevapsız kalmaya mahkum mudur?


Her yeni günde her yeni zamanda ve gecede hep aynı kalan yalnızca sessizlik midir yoksa kader mi?

b'1910





28 Temmuz 2013 Pazar

Bir soran olursa, söylemek isterim.





Nefesini ağaçlara verdi.
Uzunca, uzayabildiğince ileri baktı. Dağların yamaçlarının altında görülmeyen en dibe doğru.
Yutkundu. Bardaktaki son damlayı da içti. Yeniden kafayı kaldırdı.
Omuzları dik, rengi kumral uzunca bir adam.

Saçları çok güzel.
Biraz dalgalı, biraz engebeli ama güzel.

Suyun aksinde kendine baktı. Dalgın gözlerinin içinden balıklar geçti, kocaman bir balık sürüsü.
Düşen bir minik yaprağa takıldı bakışı. Doğrudan. Onu takip etti. Hala hiç ses çıkarmadan.
Sabitlenmiş gibi durdu. Yine uzunca bir süre. Sigarasını yaktı, içti. Duman çıkamadı içinden,
Öylece kaldı.

Soyundu. Ellerini gördüm. Ellerinin altındaki çizgileri ve tırnaklarını, sigara tutarken.
Ayaklarını gördüm sonra.
Hafif kemikli ama oldukça kişilikli ayaklarını.
Uzattı bana doğru, dosdoğru. Tabanlarını gördüm. Yürümekten yorulmuş, dinlenen tabanlarını.

Çok yıldız vardı o gece. Her gece olandan daha çoktu.
Sırtüstü uzandık yere, sırtımızın altı toprak.
Ben saymıyordum, ama o sayıyordu yıldızları. Birer ikişer, emindim.
Ben sadece izliyordum. Bakışlarımdaki keskin ifadeden anlaşılıyordu rahatça.

Ellerimi ceplerimden çıkardım. Ellerimin de toprağı koklamasına hakkı vardı.
Dokundum. Aynı toprağın aynı kısmında aynı şekilde "dokunuyorduk".
Sessizliğin içindeki her bir fısıltıya tepki veriyordu reflekslerim. Şeklini bozmadan.
Aklımı gönderiyordum, bakıp gelsin diye. Yol uzun değildi. Kısalmıştı.

Dolunay vardı o gece.
Sabaha dek sürdü seramonisi.
Hiç ses çıkarmadan.

İyot kokusu çok derindi, dolunaydan. Herşey ondan, hepsi ondan.
Bende fazla ses çıkarmadım.
Birkaç hışırtı işte, yoklukta.
"Geçmişten gelen, günümüze geçmiş ufak kötü alışkanlıklar." diye geçiştirdim.

Aslında ben hep geçiştirdim.
Basit olan gerçektir dedim, az olan da her zaman fazla.



b'2307



 

18 Temmuz 2013 Perşembe

İnsan-lık


İç'ler çok karışık. Kalp'ler kırık, dökük.
Acı, her yerde.
Barış, daimi umut.
Sabır, mevzu bahis. 

Yutkunarak da olsa.



Joakin Lopez & Osvaldo Jorge


b'1707

1 Ocak 2013 Salı

İçerleyip, içine ilerleyip.


"Rolümün eriyim. Kaslı kollarım, çevik bir vücudum ve sinsi bakışlarım var. Sorulara kendi cevaplarımı verir, ne anlatmak istersem onu konuşurum. Aksi, huysuz ve çoğunlukla muhalefetim. İnsan sevmiyorum. İnsan yerine sevilecek bir çok varlık olduğuna karşı inancım tam. Alkolle aram çok iyi. Kahve ile de öyle. Ama süt ile değil. İçemedim hiç.
Aylarca konuşmadan durabileceğimi iddaa ediyorum. Kıpırdamadan yatarak günler geceler geçirebilir, hiç ses çıkarmadan da anlayabilirim.
Peynirsiz yaşayamam. Yoğurt belki."

İnsan ağlamak için bile analitik düşünür mü? İyice çığrından çıktığına inandığım bu mesele tarafımı ziyadesiyle yormakta. Su dökünce bile ayrılamayan bir kilitlenme yaşıyoruz her defasında. Çok şey denedik tabi, orası kesin. Ne'sin sen? İnsan yorulmaz bile mi allah aşkına?! desen de, isyan çözüm değil, görüyorsun diyorum, cevaben. Safralardan arınmak için yapılanlar aslında sağdan alıp sola koymaktan farksız. Bana "keşke" ile başlayan, pişmanlık ifadelerini sindirmiş özümsemiş tembel ifadeler takınmayınız yeter. Bir tek pişmanlığı sokmuyorum kapıdan, eşikte kalsın. Bırak yatağıma almayı, bir bardak su vermem!

İnsan yalnızca genetik bir artık yığını. Sınırlarından habersiz, nedensiz özgüvenin tam anlamıyla vücud bulduğu, düşünme eyleminin ne denli kötü kullanılabileceğinin en somut kanıtı. Düzeysizlikler içinde sıkışıp kalmaya - kendi giderken seni de götürmeye - odaklı bir yaşam biçimini esas almış olması zaten başlı başına bir talihsizlik. Buna bağımlı bir yaşam tarzından birşeyler beklemek aslında ne kadar da çarpık. Alenen tüm gerçekler ortada olsa dahi, savunmamızda bu madde yer almıyor. Alamıyor.

Yorgunuz işte.
Basbayagı yorgun, argın, küskün. Ne dersen de. İçerleyip, içine ilerleyip, öksürünceye kadar sürdürüyoruz herşeyi. Bir anlık nefessizlik ile farkına varıp, yeniden tüm zaman dilimlerinde vuku bulduruyoruz. "Biz bu işi iyi yapıyoruz." diyerek gurur bile duyuyoruz üstüne.
Bu kadar mı sahipsiz kaldık farkına varamadan? Ya kim o yanındaki iki ayaklı, bol beyinli varlık?
Hani şu sessizce davet ettiğin, ağırlayıp selam ettiğin?

Yok.


Hep yok.

Ve bünyenin alışkanlıklara verdiği cevaptan nasibi alıp hızla uzaklaşırken, şaşırmana yine fırsat verilmediğini düşünürsün. Bence düşünürsün, ilk akla gelenlerden biri o olur. Birkaç küfür ile bezenmiş kendini duyabileceğin kısık bir ses tonu ile konuşursun. Karşında bir ayna olması işini daha da kolaylaştırır. Omuzların, anca gözlerine bakabilecek cesarete sahip olunca dikleşir.

Neyse ki "alışıksın"dır. "Alışkın"sındır.